Bolu (Merkez) — “...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “Yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı?
Üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor.
Van'da gerçekleşen ve şehre yayılan, Uğurcan Kaçmaz küratörlüğündeki "Bize Musallat Olan" sergisi için iş ve fikir birliği yaptığımız "Paralel Bir Yazı ve Üretim Dizisi: Bizden Kalan, Bizi Kuran" çerçevesinde yer verdiğimiz ikinci yazı Uğur Kocager'in kaleminden: "Portremizin Bize Ait Olmayan Kısımları"
Bir portreye baktığımızda neyi görürüz? Sadece karşımızda duran portreye aktarılmış olan kişinin bir temsilini değil tabii. O kişiyle birlikte taşınan bir zaman, ait olduğu çevre, kendisinden önce kurulmuş ilişkiler ve daha nice şey portresi yapılan kişinin temsilinde kendine yer bulur.
Nitekim sanat tarihi boyunca portre, benzersiz bir yüzün bir benzerini yaparak kaydetmenin ötesinde işlevler üstlenmiştir. Hükümdarın iktidarını, bir ailenin sürekliliğini, bireyin toplumsal konumunu görünür kılmıştır.
Fotoğrafın yaygınlaşmasıyla beraber bu temsil biçimi saraylardan ve atölyelerden aile albümlerine taşınmış; “Sıradan Hayatlar” da geride bir suret bırakmanın olanağına kavuşmuştur. Ne var ki portre, kime ait olduğunu gösterdiği kadar, kişinin hangi dünyaya ait sayıldığını da gösterir/ele verir.
Tariria Kültür Sanat ve Gastronomi Merkezi'nde Uğurcan Kaçmaz küratörlüğünde düzenlenen Bize Musallat Olan sergisi, özneyi kendisinden önce var olan imgeler, değerler ve toplumsal düzenler aracılığıyla düşünmeye çağırıyor. Yirmi beş sanatçının işlerini buluşturan karma sergide “Musallat”, geçmişin bugünde yaşamaya devam eden etkisi olarak konumlandırılmış.
Bu çerçevede mirası, korunup sonraki kuşağa teslim edilen sabit bir varlık yerine, bizi fark etmeden biçimlendiren bir aktarım olarak ele almak mümkün görünüyor. Stuart Hall'un kültürel kimliği tamamlanmış bir özden ziyade tarih ve temsil içinde sürekli kurulan bir konum olarak ele alması, sergideki bazı yapıtları okumak için verimli bir başlangıç çerçevesi sunuyor.
Burada “Devir” sözcüğünün de iki anlamı iç içe geçiyor: Bir dönemin insanı olmak ve o dönemden bir şey devralmak. Yaşadığımız çağ, bir yandan bizden öncekilerin bütünüyle geride bıraktığı bir zamanken bir yandan da seslerinin, görünümlerinin ve alışkanlıklarının taşındığı bir şimdi bağlantısı.
Derrida'nın hayalet düşüncesi de benzer bir soruyu karşımıza getirir: Geçmiş, artık mevcut olmayanın etkisiyle bugünü nasıl biçimlendirmektedir?
Evin Kaya'nın Bellek Serisinden üç küçük yağlıboya çalışma, bu aktarımın çarpıcı bir paradoksunu taşıyor. Yüzler siliniyor, fakat insanların taşıdığı geçmiş silinmiyor.
Mukavva üzerine resmedilmiş, fotoğrafik bir kayıt izlenimi veren sahnelerde bir grup insan yan yana dizilmişler; başka bir resimde yine başörtüleri ve giysileriyle üç kadın, bir diğerinde ise iki erkek karşımıza çıkıyor. Figürlerin yüzleri tanınamayacak ölçüde boşaltılmış.
Buna karşılık kıyafetlerin dokusu, bedenlerin duruşu, birbirlerine yakınlıkları ve arkadaki bezemeler titizlikle korunmuş. Üstelik bu üç işin her biri yalnızca 13x10 santimetre.
Küçük ölçekleri, büyük bir tarihsel anlatıdan çok bir çekmecede saklanmış fotoğrafla karşılaşma hissi veriyor. Ne var ki fotoğrafta kişileri tanımaya yarayacak en temel işaret, yani yüz, bilinçli biçimde kullanılamaz hâle getirilmiş.
Bellek, tanıma ediminden ayrıştırılmış. Bu müdahale, portrenin geleneksel ve akla gelen ilk vaadini tersyüz ediyor. Yüz, tekil kimliğin en açık işareti olarak geri çekildiğinde coğrafi, kültürel ve sınıfsal işaretler daha görünür oluyor.
Bir omza konan el, yan yana durmanın biçimi, kumaşların seçimi ya da mekânın süslemeleri, adını bilmediğimiz insanların yaşadığı toplumsal dünyaya ilişkin ipuçları taşıyor. Kaya'nın işleri, kişisel bir portrenin ötesine geçerek, anımsamayı mümkün kılan kolektif görsel repertuvarımızı açığa çıkarıyor.
Yüz ortadan kalksa da devralınan jestler, alışkanlıklar ve aidiyet biçimleri yaşamayı sürdürüyor. Bir hayalet gibi…
Öte taraftan burada önemli bir gerilim de söz konusu. Yüzlerin silinmişliği, bu insanları anonim bir kültürün temsilcilerine indirgeme riskini de üzerinde taşıyor.
Resimlerin gücü, tam da bu kolay sınıflandırmaya direnip direnemedikleri sorusunda yatıyor. Kolaylıkla, bir giysiden kesin bir coğrafya, bir duruştan değişmez bir sınıf kimliği çıkarabilir miyiz?
Kaya'nın eksilttiği yüzler, izleyiciyi kendi bakışının alışkanlıklarıyla karşı karşıya bırakıyor. Dikkatin yöneleceği bir yüz kalmadığında zihnimizin çağırdığı şey stereotipler oluveriyor.
Dolayısıyla silme işlemi yalnızca öznenin kaybı değil, onu tanıdığımızı sanma biçimimizin de bir sorgulaması.
Elif Araz'ın Maskeler'inde ise tam tersi bir hareket izleniyor. Asılı duran, kolajla müdahale edilmiş grotesk yüzler… Kimliği görünür kılan, altını çizen, suretin ne kadar kolay takılıp çıkarılabilen bir şeye dönüşebileceğini düşündüren yüzler.
Kaya'da yüzün yokluğu üzerinden hissedilen toplumsal miras, Araz'da yüzün fazlalığında, birbirine karışan ifadelerde beliriyor. Gizlemek için olan maskeler, bu noktada kişiye dışarıdan bir ifade ve rol giydirmek için, göstermek için var oluyor.
Bu nedenle sanki iki sanatçının işleri birbirini basitçe tamamlamıyor. Biri yüzü geri çekerken diğeri yüzün kendisini huzursuz edici bir görüntüye dönüştürüyor.
Yusuf Han'ın İsimsizler dizisinden iki resmindeyse yüzler yeniden ve doğal görünümleri ile yerlerine dönüyor. Ancak bu kez de figürlerin yalnızlığına arka plandaki gölgeler eşlik ediyor.
Gölgeler yani başka insanlar, duygular, sesler, iç görüler, çeşitli hayaletler hatta belki vicdan görünürde geride durmasına rağmen bir biçimde portreye sızıyor.
Bu üç yaklaşım arasında portre, basitçe benzerliğin kaydı olmaktan çıkarak bir devir alanına dönüşüyor. Bize Musallat Olan'ın sorularından biri de bu gibi: Kendimize ait sandığımız görüntünün ne kadarı bizden önce kurulmuştur?
Kaya'nın yüzsüz figürleri, buna kolay birer yanıt değiller. Belki de miras dediğimiz şey, portremizin tam da bize ait olmayan kısmıdır.
Bölgemiz için çok güzel bir haber, yetkililerin ellerine sağlık.